Monday, April 18, 2011

Sonradan Gurmeler Manifestosu



Varlık Sezgin listede! İstanbul 1. bölge 1. sıradan gurme adayımız!

İşte manifestomuz!



Ben Varlık Sezgin,

Ben tencere yemeği, fast-food diye ayırmam

Ben Karadeniz,Akdeniz, Doğu,Ege mutfağı diye ayırmam

Ben lüks restoran, esnaf lokantası, garson, mekan sahibi diye de ayırmam

Tuz,baharat oranına bakmam, tercihine aldırmam.

Ben insanları gurme, sonradan gurme diye de ayırmam

Benim için gurmebaşı yok

Sadece ve sadece vatandaş var

Ve istisnasız her vatandaş bu ülkenin yemeklerini tatmalı

bu topraklardaki lezzetlerin farkına varmalı

İşte ben buna inanırım

Sonradan Gurmeler varsa herkes için var

Varlık Sezgin

Friday, April 01, 2011

Canlı canlı paralandık!


Sonda söyleyeceğimi başta söyliyeyim:)

" Bir daha çal Sam " gibi ünlü bir repliğin hangi filme ait olduğunu bilemeyerek Canlı Para yarışmasına erken veda ettik.


Suç benim mi? Ekranlarda milyonlar izledi, suç " kesinlikle Casablanca değil" , " Casablanca'ya koymuyoruz" diye naralar atan sevgili kardeşim Varlık Sezgin'in :)

Sanki ben, " Varlık, gel şu paraları, bu şıkka koyalım" diye ısrar ediyormuşum gibi, üzerime üzerime geliyor, bir de bağırarak " Hayır, hayır, Casablanca'ya koymuyoruz" diyordu...

Ha bir de filmi izlemiş miş miş :)

Bu arada yukarıdaki fotoğraf, 3 gecelik süren " ha çıktı,ha çıkıyoruz" vaaatlerimiz süresince bizleri yalnız bırakmayan sevgili dostlarımızla İstanbul ODTÜ mezunları derneğinde çekildi! Üç gün bizi ekranları başında bekleyen arkadaşlarımıza tekrar kusura bakmayın diyoruz!


Şaka bir yana, amacımız kurucusu olduğumuz, tamamen gönüllü olarak ilerleyen, hedefleri bu toprakların farkedilmemiş, anlatılmamış lezzetlerini, mekanlarını, tarihi ve kültürel yerlerini paylaşmak, beraber keşfetmek olan Sırtçantalılar ve Sonradan Gurmeler gruplarını anlatmaktı. Bu amacımıza sevgili Engin Düzyatan'ın elenmemize rağmen verdiği konuşma hakkı sayesinde ulaştık.

Bir de ODTÜ'lü Endüstri Mühendisleri olarak ortaklaşa yazdığımız SeyahatnamEM kitabını hediye etmemiz, ve milyonlara anlatmamız da cabası. Geliri ODTÜ burs fonuna giden bu kitabı da bu vesile ile tekrardan hatırlatayım.

Ha kaçırdıysanız nasıl mı izleyeceksiniz? Buyrun sizler için onu da düşündük :)



İyi seyirler

Thursday, November 11, 2010

Sonradan Gurmeler onbir aydır keşfediyor!



Sonradan Gurmeler, ocak ayında kuruldu ve 11 ayda kimsenin beklemediği bir hızda ilerledi, şimdi bu toprakların en lezzetli en sevilen hareketi oluverdi.


Kuruluş Hikayemizi duymak için tıklayınız.

İstanbul ve Ankara başta olmak üzere toplamda 47 keşif yapıldı, mekan sahipleri ile konuşuldu, hikayeleri dinlendi, dertlerine ve projelerine ortak olundu. Türkiye'de ilk defa, mühendisler tarafından hazırlanan 8 kriterli bir gurme endeksi ile mekanların değerlendirmeleri yapıldı.


Şimdi de aynı heyecanla ve motivasyonla yoluna devam ediyor. Bu toprakların lezzetlerini, çok gidilen ama az bilinen yerlere giderek önce kendilerine sonra ülkeye, fırsat ve destek olursa tüm dünyaya anlatmayı hedefleyen Sonradan Gurmeler grubu adına tüm takipçilerimizi, üyelerimizi ve keşfedilen, keşfedeceğimiz tüm mekanları saygı ve sevgi ile selamlıyoruz.
www.sonradangurmeler.org

Şimdiden afiyetler, sonradan gurmeler


Sunday, September 26, 2010

At’layıp gittik Kazakistan’a !



Çok sorulan sorudan başlayayım. At eti yediniz mi?

Evet, yedik. Hem de kana kana, doya doya…

Rusça bilen arkadaşla bir restoranın menüsünü okuyoruz.

- At eti var mı?

- Dur bakayım. Ha at kebabı! İşte orda…

- At kebabı mı? At kebabıııııı eliiiiiiiinden! Bin parçayaaaa bölünsüüüün. At bana bir at kebabı o zaman.


Diyerek ilk siparişimizi verdik. Ayrıntıları yazı içerisinde paylaşacağım, şimdi kemerlerinizi bağlayın, koltuklarınızı dik hale getirin, uçuşa geçiyoruz!

Rotamız atalarımızın geldiği Orta Asya… Heyecana bakJ

Kazakistan, İstanbul’dan uçuşla 5 saat. İlk durağımız Almata. Pazar günü saat 22:00’de biniyorsunuz, Kazakistan saati ile 6:00’da (3 saat ileri) ordasınız.

Öncelikle havaalanına geldik. Bir seneyi aşkın süredir bir mil kartım var, kullanmak bu geceye nasip oldu derken Gold kartına kullanımının bittiğini öğrendim. Neyse ki Güven Bey’de Platinium varmış. Onunla Atatürk havaalanındaki özel dinlenme yerine geçtik.

İçeri girer girmez tanıdık simalar var. Uçağı beklerken hemen sohbete daldık. Yanımıza biri yanaşıp;

- İki tane ODTÜ Endüstri mühendisliği mezunu?

- ???? Evet. Selamlar, buyrun sohbetimize katılın.

Üç ODTÜ EM mezunu olarak kısa da olsa sohbetimiz zenginleşti. ListEM’i de bu vesile ile tekrar anayım yazımın başında…

Uçağa bindik, uyku pozisyonunu aldık. Bu ciddi sorun, yoksa ertesi günü unutun, uykusuzluktan. Neyse ki yolculuklarda, çocuk gürültüsüymüş, hava boşluğuymuş, uyuma konusunda dert çekmeyen biriyim. Uçak inene kadar deliksiz bir uyku çektim.

İnmeye yakın, camdan orta Asya’daki bu ilk durağımı seyretmeye daldım. Güneşin doğuşu ile birlikte, dağlar arasında eşsiz bir manzarası var. Çin ve Kırgızistan sınırındaki Almata’ya inerken böyle büyüleniyorum.

Ormanın içine kurulmuş kent: Almata

Havaalanına iner inmez “ Taksi, taksi” çığırtkanlığı ile taksiciler karşılıyor bizi. Hemen pazarlık yapıp atlıyoruz. Bu kritik, pazarlık yapmadan binmeyin asla. Rusça’ya bile gerek yok, Türkiye’den çokça gelen olduğundan çat-pat öğrenmişler Türkçe’yi. Kazakça’dan dolayı anlaşırız diye düşünüyordum ama sonrasında gördük ki çok bir benzerliği yok. Ortak kullanılan kelime çok, cümle yapıları da aynı ama anlayana aşk olsun. Neyse pazarlık konusunda bir sıkıntı yok. Taksi ile yola devam.

Şehrin derinliklerine giriyoruz. Sanki ormanın içinde ilerliyoruz, apartmanları aralara serpiştirmişler. Yine billboardlarda Türk markalarının reklamları karşılıyor bizleri. Gururlanıyorum yine.

Dünya basketbol şampiyonasını dolu dolu ve etkin geçiren Beko, bu pazarı boş geçmemiş. Dünya markası olma yolunda, Avrupa’dan sonra burada da sahada!

Şehre girişte kocaman bir cami karşılıyor bizleri ama sonrasında cami falan göremedik. Bir tane koca şehre yetmiş gözüküyor. Oran %54 müslümana, %46 başka dinler olarak dağılıyor. Mutlular…

Şehirde çokça görülen iletişim; kış ayında 7.si gerçekleştirilecek kış olimpiyatları üzerine. Panteri de maskotları olarak belirlemişler ve görülen ciddi bir şekilde şimdiden hazırlandıkları. Kış ayında göreceğiz hazırlıklarını bakalım. Takipteyiz…

İlk durağımız kahvaltı için Türk lokantası. Bu rehberimizin tercihi. Biraz acemiliğimize geliyor ki biz ciddi anlamda Kazak kültürüne ait bir kahvaltının hevesi içindeyiz. Devam eden yazıda paylaşacağım. Amma da meraklandırma üzerine bir yazı oluyor, olsun devam edelimJ

Görüşmelerimizi yapıyoruz. Araştırma şirketleri, ajanslar, yerel ve global reklam ajansları ile görüşmeden sonra vakit geç oluyor. Vaktin geç olması ile beraber hava da beklenmedik bir şekilde soğuyor. 20 derecede geldiğimiz Almata 8 saat içerisinde 5 derecelere kadar düşüyor. Hazırlıklıyız ama ben bu kadar da soğuğa tam hazırlıklı değilim. Dişlerim titriyor, tüylerim diken diken oluyor.

Rehberimiz bizi “ at eti “ ısrarımıza uyarak Türk lokantası yerine yerel ve ünlü bir lokantaya götürüyor . Adam ince giyinmiş ve de bize otantik tasarımı nedeniyle dışarıda yiyelim teklifinde bulunca kabul ediyoruz. Ayakkabılarımızı çıkartıp sedir gibi olan masalara oturuyoruz.

Kitap gibi gelen menüyü iyice inceleyip, Kiril alfabesinden bir şey anlamayınca “ ne olursa olsun ama içinde at eti olsun “talebimize “ at etimiz yok” cevabıyla karşılaşınca biraz moraller bozuluyor ama soğuktan kızarmaya başlayan ellerimizi, burnumuzu ve en önemlisi içimizi ısıtmak için en sıcak çorbalarından sipariş veriyoruz.

Yemekler leziz. Bence bizim mutfaklara tam uyan bir yapısı var.

Baharatları bol. Bir de yanına sirke ve soya sosu kattınız mı artık parmaklarınızı yememek için zor duruyorsunuz. Ben, Tayvan yemeklerinden sonra ciddi anlamda keyif alarak yediğim yabancı yemekler diyebilirim. Sanırım gizli formülü soya sosu!

Yemek sonrası garson çay soruyor. Gerçi burada, çay yemek öncesi, yemeği beklerken sohbet sırasında içiliyor hem de içiniz çorba öncesi ısınıyor. Ama biz yemek sonrası almak istiyoruz.

Garson, çay çeşitlerini saymaya başlıyor. Normal çay, sütlü çay ! Vay sütlü çay. Hemen atlıyorum. Tayvan’da çokça soğuk olanından içmiştim. Burada sıcağını tadacağız, nefis…

Çay demlikte geliyor. Bardak yerine kaseler var. Şekerler kocaman. Çaya sütlü demek yerine, süte atılmış çay demek daha yerinde olur. Zaten sütün içerisinde sallama çay atmışlar, iş bitmiş. Evde rahatça denenebilir, yazarken bir tane de ben içiyorum, söylemesi ayıptır. O da nefis oldu. Güzel kazançJ

Yemek sonrası, ısrarlar üzerine şehrin canlı yerlerine doğru gidiyoruz. Soğuk hem de nasıl. İyice bir ürperme vaziyetinde geziyorum caddeleri. Ne yapalım? Üşümek yok, görmeye devam. En işlek, trafik olmayan caddelerinde koca koca Efes reklamları. Göğsüm kabarıyor. Güzel işler yapmışlar, bilmeyen yok sanırım. Azerbaycan’da tamam da buradaki Efes hakimiyeti ciddi etkiliyor insanı….

Burada bir de araba lastiklerinden bir sergi kurmuşlar. Turgut Bey’e gösteririz heyecanı ile fotoğrafladık. Güzel yapmışlar, Türkiye’de de denenebilir. Belki de çoktan denenmiştir ama güzel bir örnek.

Yat, uyu, kalk sabah yol vakti geliyor.

Önce başta da bahsettiğim Kazak kahvaltısından bahsedeyim. Erken kalkıp otelin restoranında fişi verdikten sonra kahvaltımı bekliyorum. Önce tereyağı ve ekmek geldi masaya. Diğerlerinin gelmesi bayağı bir uzun sürdü. Ekmeğe yağ sürüp takıldık bir süre, sonra yağda yumurta geldi. Yanında da kızarmış et. Tabi ki çaylı süt, veya süte atılmış çay. Pek anlamadım bu kahvaltı tarzını, fotoğrafta hepsi mevcut….

Yolumuz Almata’dan başkentlik vasfını alan Astana’ya koyuluyor.... Almata Çin’e yakın ve bundan dolayı güvenli bir yer olmadığı düşünülünce, başkent olarak ülkenin ortasındaki Astana seçiliyor. Bakalım orası nasıl ?

Kurmaca şehir Astana

Güven Bey’in tabiri ile Ankara’nın Melih Gökçek girmemişi. Doğru tespit. Benim içinse Truman şov filmi (izlemeyenler için http://tr.wikipedia.org/wiki/The_Truman_Show) için tasarlanmış bir yer. Sonradan başkent olmak böyle bir şey herhalde…

Caddeler dört gidiş dört geliş…Haldır haldır arabalar yollarda. Kötü arabalar olsa da genelde Japon Jip markalarının hakimiyeti var. Şehirde kavşak neyim bir şey yok, dönerken caddenin ortasına geçip bekliyorsunuz. Arabanın içindeki bizler de acaba karşıdan gelen mi ,arkadan gelen mi arabaya çarpacak diye heyecanla bekliyoruz. Neyse ki orda olduğumuz zaman boyunca bolca kaza görmüş olsak da bizlere bir şey olmuyor…Acemi şansıJ

Kazakistan şehirlerinde taksi yok. Elini açıp yolda bekliyorsun, duran oldu mu gideceğin yeri söylüyorsun, tamamsa atlayıp gidiyorsun. Zaten şehir tamamen sonradan yapılmış, nüfus da sonradan gelmiş. Bu kadar araç neden dönüyor derken acaba bu araçlar da taksi olarak kurmaca yapılmış mı diye düşünmeden edemiyor insan. Yaw hepsi taksi J

Kazakistan devlet başkanı Nursultan Nazarbey’in (http://tr.wikipedia.org/wiki/Nursultan_Nazarbayev) baştan sona kendi tasarımı olan şehir 90’lardan sonra kurulmuş. Tamamen yeniden doğmuş. Nüfus 120 binlerde iken şimdi 700 binleri geçmiş. Yüksek yüksek binalar, her biri sanat eseri veya bir konsepti sahiplenmiş.

Bunların başında da Baytarek (http://en.wikipedia.org/wiki/Bayterek) geliyor. Şehrin sembolü haline gelmiş bir anıt olarak yükseliyor şehrin ortasında. Yukarıya doğru baktığınızda Han çadırı, aşağı doğru baktığınızda Nazarbey’in konutu var. Kocaman, araç geçmeyen bir park. İnsan mı? Daha oraları dolduracak insanlar gelmemiş. Etrafta, cillop gibi malzeme ile döşenmiş parkta kaykay ile kayan çocukları görüyoruz. Onlar bile bu ortamla para ile tutulmuş memurlar gibi geliyor, küpeli , artistik tavırlarıyla J

Han Çadırı, o koca parkın sonunda. Daha yeni dikilmiş oraya. Nazarbayev’in doğum gününde, Astana’nın da başkent oluşunun 12. Yılında büyük törenlerle açılmış. İçinde birçok ünlü markanın mağazalarının yanında, üst katında aqua park ve Maldivlerden getirildiği söylenen bir de yapay plaj var. Lüksün böylesine diyecek yok. Yapan da Türk firması Simge. Vallaha helal olsun!

Türkler zaten şehri yapan müteahhit ülke. Şehirdeki en büyük eserleri, ünlü konutları yapanlar hep Türkler. Her ülke kendini sembolize eden bir eser yapmış. Şehirde bir tane de camii gördük, onu da Türkler yapmış. Maşallah! Nazar değmez inşallah!

Bir de piramit yaptırmış Nazarbayev. Tüm dünya şehirlerinde hayranlıkla ziyaret ettiğiniz her yapıt mevcut. Piramit açılalı da iki sene olmuş ama müze gibi içini geziyorsunuz. Şehrin bu ikinci büyük sembolünü de yapan Türk firması Simge. Ya göğsümüz burada kabarmaktan balona döndü. Ülkemize de gelse, şu mimarı anlayışı yüksek, şehir bölge planlama bilen Türkler diye de hayıflanmadık desek yalan olur. Nazarbayev’e ve Türk firmasını ayıp olmasın ama piramidin hakimi gibi tutarken fotoğraf çektirdimJ

Piramitin içinde kocaman bir gösteri salonu var. Dünyada’daki tüm gösteriler için teknik donanımı varmış. Üst katında kış bahçesi var, tam ortasına geçip, dilek diliyorsunuz. Gerçekleşiyormuş, pazarlama açısından güzel taktik. En üst katta da Nazarbayev’in önemli anlaşmalar için dünya başkanları ile bir araya geldiği ve toplantı yaptığı bir salon var. Mikrofonları elimize alıp, gerçi alamayıp, masadan yanaşıp biz de konuşmalarımızı yaptık Türk heyeti olarakJ

Sonrasında Rasmstore’u ziyaret ediyoruz. İçerde çokça Türk markası var. Ama Türk dizileri ve inşaat firmaları ile bu kadar güçlü olduğumuz bir yerde Türk markalarının ambalajları üzerinde bir kelime bile Rusça yazı olmaması bizi üzdü. Yani sen kalk gel Anadolu’dan buarda bardakların üzerinde Türkçe “ Çay Bardağı” diyerek sat. Tiryaki Çayı satmaya çalışan Rizeliye ne demeli ? Satmasına satarsın ama Nestle’nin bile Rusça yazdığı bir coğrafyada biraz uğraşıp ambalajları değiştirmek gerekmez mi? Adamlar at etini bile Rusça yazarak satıyor!

Evet bu kadar görgüden sonra insan acıkıyor doğal olarak. At at at diye kıvranan midemizi Astana’da mutlu etmenin vakti geldi . Haykırışlarımız burada sahipsiz kalmıyor, ve at eti servis veren bir restoran buluyoruz.

At hayvanı ile doğduğumuzdan beri haşır neşiriz malum. İlk karşılaşmam sünnet töreni için lojman bahçesine gelen köhnemiş bir ata binişimle, daha doğrusu “ şahlandı at, arkadaş attan düştü” diye hikayeler anlatan ilkokul arkadaşları yüzünden benim lojman içinde depar atışım ve beni yakalamaları sonucu, babamın mühendis arkadaşlarının ata bindirişleri ile başlıyor. Annemin hala daha “ Ömürden , Ömürden, bak Varlık’a, ses çıkarmadan ata bindi, sen de bin, otur” diye kızması hala da hafızamdan silinmez. Bunlara ait görüntüler de mevcut ama en yakın arkadaşlarım bile daha görmedi. Kasetler Samsun’daki evde, en kısa zamanda getireceğim, söz. Kazak erkeği sözü J

Sonrasında at hayvanı ile yazının başındaki görsellerde olduğu gibi yakın ilişkilerim oldu hayatımdaJ

Ama kendisini yiyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi . Ve o an, ilk siparişimizi verişimiz ve masamıza tabak içinde gelişi ile gerçekleşmiş oldu. İlk çatal atış ve ağıza götürüş. Amanın, bu yediğim at olamaz! Ya koca at, koşan at, şaha kalkan at, ağzımda J Sert eti varmış, tadı da pek iyi değil. Haşlanmış geldi ki ben normalde de haşlanmış eti pek sevmem. Biraz baharAT vs. kattıktan sonra tadılacak duruma geldi ama doymak uğruna da olsa yiyemedim. Devam edemedim. Merak edenler için at eti: http://tr.wikipedia.org/wiki/At_eti

Gün içerisinde, yazıya girişte anlattığım at kebabını yeme şansımız oldu. O nefis. Ben pek ayırt edemem. Yani bu kuzu mu , dana mı deseniz ayırt edemem. At etini de ayırt edemedim ama lezzetine diyecek yok. Bildiğiniz et. Bizde kesilmeyen atlar heba oluyor vallaha…

Yanına ne içersiniz diye garson sorunca biz o gazla tabiî ki Kımız dedik ama Kımız yok. Rehberimiz üzülen yüzlerimizi görünce ” sizin gibi Türk gelmedi buraya” deyiverdi . Şu ana kadar kendisine “ abi ne olur bizi Türk restoranına götür” diyen Türkler olmuş ama “siz ciddi anlamda meraklısınız” diye ciddi ciddi garipsedi bizleri. Ben de bunu hiç anlamam. Uzakdoğuda’da benzer tablolar var. Yaw kardeşim kilometrelerce yol gelmişsin yesene yöresel yemekleri….

İçecek olarak tercihimiz madem at sütü yok, deve sütü olsun dedik. Ayran kıvamında ekşice bir şey geldi. At sütünü aratmamızmış. Etin yanında süt nasıl olur ilk defa deniyordum ama fena da değilmiş. Kana kana onu da içtik. Boş geçmek yok, amaç keşfetmek! Sonradan Gurmelik sağolsun J

Sonrasında tabiî ki kaselerde çayımız geldi. Nefis…Kaseden içmesi ayrı bir güzel. Dolu dolu, hem de doya doya içiyorsun. Öyle ince belliyi kenarından dudağını dokundurup hüpletmek yok burda. Daldır gitsinJ

Türk dizileri burada da nam salmış. Azerbaycan’daki tabloyu burada göreceğimi hiç düşünmezdim ama etrafımızı “ taksi, taksi” diye saran elemanların bana Polat Alemdar sonrasında bıyıkları göstererek “ Güllü” demeleri artık alıştığım sahnelerden oluverdi. Güllüyü tanımam ama keseceğim herhalde bu bıyıkları. Ben Tayvanlıların benzettiği üzere Tamılı Kırısı (Tom Cruise) olmayı nedense daha çok benimsiyorumJ

Yemekler yendi, görülecek yerler görüldü şimdi sıra biraz dinlemeye gelmişti. Yani sıra, yine nam salmış, Nazarbayev’in şehrin tam ortasına kurduğu “ Keremet” adında, manası Keramet olan, içinde Rus, Fin ve Türk hamamı olan komplekse girmekte idi.

Kocaman bir yer. Havada soğuyunca iyi gelecekti bizlere. Bir heyecanla içeri daldık. Peştamal var mı sorularına olumlu yanıt aldık almasına ama içeri girdiğimizde karşılaştığımız tablo peştamalın bele değil kafaya dolandırılan bir aksesuar olduğu idi. Kafaya sarılınca hayatımızda bu zamana kadar görmediğimiz “dalgalar” ile karşı karşıya hatta girdiğimiz her bölmede burun buruna geldik!

Anatomik inceleme yapma faydasının dışında bana pek bir şey katmadı ama defne dallarını süpürge gibi yapan kalabalığın rus banyosu içerisinde o halde birbirlerinin sırtına o süpürgeleri vururkenki tabloyu görmenizi isterdim. Foto çekemediğim bir an malum, ama sadece hissettiklerimi anlatayım. Resmi siz canlandırın. Karanlık bir odada yaklaşık 30 kişi. Ellerinde dallar, birileri kendi üzerine vuruyor, diğerleri başkalarının sırtına vuruyor. Şat şat şat şat diye seslerle karanlık buhar banyosu inliyor. Bilmeden oraya düşseniz, içerde ibadet yapılıyor zannedersiniz. Beni içerde bir gülme krizi aldı ama arkadaşın “ abi sen canına mı susadın, adamlar dalga geçiyor zannedecekler” demesi ile kendimi toparladım. Gerçi önümden geçen yüzlerce “dalgaya” ben bir şey diyemiyordum ama benim geçtiğim dalganın bana faturası ağır olabilirdiJ

Dönüş vakti geldi çattı. Artık Orta Asya’dan Anadolu’ya göçüyorduk. Yine beş saatlik bir göç!

Havaalanı kontrolünde Azerbaycan’da kaşılaştığım tablo. Polis yanıma yanaşıp “ Kardeş paran var mı?” diye sormaz mı? Yaw sanki Taksim’de para dileniyorlar. Sonrasında Azeri arkadaştan öğrendiğim üzere, ülkeden para çıkışını kontrol ediyorlarmış. Ya para çıkışı bu şekilde mi kontrol edilir? Keşke param olsa da var desem kazak kardeşimeJ

Astana havaalanında free shop’ta turlarken biri ile göz göze geldik. Yüzünü çevirdi. Ben ısrarla bakıyorum. “ Ömürden ne haber?” sözü ile bir ListEM üyesine daha rastlamıştım. Yok artık. Saat gecenin 3:00’ı Astana havaalanıJ Rastladığım kişi ODTÜ’ye ilk kayıt yaptığımız üçlü anfide bana form doldurmamda yardım eden kişi…Ne mutlu oldum sormayın!

ListEM’i bu vesile ile tekrar tekrar anayım. Bu kadar gezen, dünyanın dört bir yanında mezunları olan böyle bir bölüm çoktur ama, biz ciddi anlamda SeyahatnamEM halindeyiz herhalde. Bir de bana derlerJ Bundan sonra gördüklerimi yazmasam at eti yiyeyim J

Sonuç: Gelişmiş, sınıf atlamış bir Orta Asya ülkesi…Dizilerinden markalarına ,inşaat sektöründeki büyük işlerine kadar gelişmiş bir Türkiye algısı…. Hamamından havaalanına kadar ciddi bir ODTÜ EM hakimiyeti…

Demek ki : At’layıp oralara gitmek lazımmış. “ Dalga “ geçeni yakarım J

Ömür’den sevgiler…..

Ömürden Sezgin

The kazak Erkeği

www.omurdensezgin.com

Thursday, September 16, 2010

Mavi Beyaz Komşuya Bir Bakıp Çıkacağım!


Önce Anadolu’dan Avrupa’ya

Çok zamandır böyle bir yolculuğun hayali içerisindeydim. Ege’yi derinlemesine keşfetmek. Bu keşfe de komşumuz Yunanistan üzerinden başlamak. Nedense ki bu zamana kadar bir fırsatını bulup yollara düşememiştim.

Mayıs aylarında bir aylık bir çaba sonrası, bir kere red yedikten sonra Almanya’dan törenlerle aldığım 6 aylık Schengen vizemin varlığı, ve bu vizeyle toplam 30 gün girip-çıkma hakkım olmasına rağmen 5 günlük kullanmış olmamın da bu konuda tetikleyici etkisi var. Hem de çok. O kadar çabayla aldıktan sonra bu kadar verimsiz kullanmış olmak da içten içten beni yiyordu.

Beklemeye, ertelemeye dayanamadığım bu gezi için ani bir karar ile otobüs firmalarını teker teker aradım. Yanıma bir eş, dost

alarak yola çıkmak iyi bir fikir olabilirdi ama nerden bulacaktık hem gelmek isteyen hem de schengen vizesi olan bir yol arkadaşı bu kısa zamanda, hem de tek başına , macera dolu böylesi bir geziye çıkmayalı da çok zaman olmuştu… Ömür’den solo keşfe çıkacaktık yıllar sonra…

Tek geziler iyi olur. Sınırlayan, yönlendiren birileri olmaz. Sırtında çanta, rota nereyi gösterirse gidersin. Ne yemek istersen, nerede kalmak istersen kendin karar verirsin özgürce. Tek sıkıntısı tek olmanın verdiği tek fotoları tek elle çekmeye gayret etmektir:) Tek sefer yerine çok sefer denemelerle arka fonu yüzünü de aynı kareye alarak fotoğraflamaya çabalarsın.

Neyse, Ulusoy, Varan, Metro derken, Metronun Atina ve Selanik olmak üzere seferlerinin olduğunu öğrendim. TCDD’nin de dostluk treni ile Selanik’e yataklı trenlerle gitmek mümkün ama bu yaklaşık 12 saatlik süren yolculukta otobüs camından etrafı incelemek, İpsala sınır kapısında otobüsle geçmek beni daha çok heyecanlandırmıştı.

İşten çıkar çıkmaz soluğu Harem’de aldım. Koca İstanbul’un Anadolu yakasından Ege’nin üç incisi Selanik,Atina ve sonrasında İzmir’i kapsayan tur başlıyordu. Dakika dakika elimdeki kamera ile kareleri yakalamaya başladım.

Avrupa'da ilk noktamız Sirkeci iskelesi. Avrupa bir başka canım  Hemencecik de havaya girmiştim ama daha İstanbul’da otogara gidene kadar çekilecek çilem vardı. Öncesinde Fatih’de üniversiteden dönem arkadaşım Bilal’lerin evinde , yine dönem arkadaşım Alperen ile birlikte iftarı yaptıktan sonra Ramazan ayının yaşandığı İstanbul’dan ayrılıp Hristiyan komşumuzun yoluna düşme vakti gelmişti.

Gezi, kültürel ve yaşantı olarak çokça benzerliğimiz olan din olarak farklı olan komşumuzu tanıma açısından da farklı bir değer ve heyecan taşıyordu.

Esenler otogarına, evdeki sohbetin uzaması nedeniyle son dakikada yetiştim. Çift katlı, televizyonlu, kablosuz internetli otobüsümüz otogarda çoktan yerini almış, harekete hazırdı. Kan ter içerisinde içeri girip, pencere kenarındaki yerimi aldım.

Bir süredir keyifle okuduğum, Buket Uzuner’in Atatürk havalında geçen romanı İstanbulluları da elime alıp, otobüsün penceresine yaslanıp keyifli yolculuğuma başlıyordum. İstanbul’un farklı kültürlerdeki, farklı dinlerdeki karakterlerinin geçtiği bir roman olması itibariyle, gezim ile de örtüşen bir yanı da vardı.

İlk durak İpsala sınır kapısı

Dört saatlik bir Trakya yolculuğundan sonra İpsala sınır kapısına ulaştık. Bu yürüyerek geçtiğim Sarp sınır kapısından sonra karayolu ile geçeceğim ikinci sınır idi. Schengen paranoyası nedeniyle ürekerek işlemlerimi yaptırmaya başladım. Otobüsten inip, önce her Türk vatandaşı gibi harç pulumuzu alıp, görevli memurun önce bana sonra resmime bakarak verdi onaydan sonra ülkeden çıkış işlemimizi hallettik.

Şimdi sıra komşu kapılarından geçmekte idi. Muavinin yanımıza gelip elinde bulundurduğu sepete pasaportlarımızı attıktan sonra derin bir bekleyişe geçtik. Diğer yolcularda çok bir telaş yok ama dedim ya ben de bir Schengen ve Avrupa paranoyası var. Acaba ne olacak telaşı ile yarım saat kadar işlemlerin tamamlanmasını bekledik. O arada otobüs İpsala’daki serbest bölge dükkanlarının yanına çekti, alışverişlerimizi yaptık. Her taraf gurbetçi vatandaşlarımız ve lüks arabaları ile dolu idi. Malum onlar da dönüş yolculuğundalar, Türkiye’deki tatilleri bitmiş. Bu zamana kadar Alman havaalanlarında büyük bavullarla rastladığım gurbetçiler, burada 5 kişilik arabalara 7-8 kişi sıkışmaya çalışıyor ve böyle ta Alamanyalara yolculuk yapıyorladı.

Neyse, beklenen an geldi ve pasaportlarımız sağ salim ellerimize ulaştı. Ulaştı dediğim, otobüs şöförü elinde tomar tomar pasaportlarla geldi ve otobüs içerisinde herkesin ismini teker teker okuyarak pasaportları dağıtmaya başladı. O an, lisede sınav sonuçları okunurken kağıtları dağıtan hocanın gözlerinin içine cin gibi bakan halimi görür gibi oldum.

- Ömürden , 89

- Yaşasın 5 almışım.

Heyecanına benzer bir heyecanla aldım pasaportumu. Artık Yunanistan topraklarına geçmemek için bir engel kalmamıştı. Bu iş bu kadar kolaydı da ben neden daha önce böylesi bir yolculuğa çıkıp yanı başımızdaki komşumuzu ziyaret etmedim diye yakındım.

Bu arada, Yunanistan sınırlarına girdiğim anda küçük bir tuvalet ziyaretim oldu. Yunan komşumuz biz Türklerin tuvalet huylarından çok çekmiş olacak ki tuvalet kapılarını yazılarla donatmış. Bir de doğru yazsalar :) Aşağıdaki kare yan komşumuzun tuvalet kapılarından….

Yunanistan topraklarındayım

Bu noktadan sonra gezimize http://fizy.com/#s/1mgkdb ünlü sirtaki melodisini açarak devam edelim…Pişman olamayacaksınız:)

Evet, yaklaşık 2,5 saatlik gümrük işlemlerinden sonra havanın ilk aydınlığıyla beraber Yunanistan topraklarına giriş yapmış olduk.

Yollarda tabelalar artık yeşil yazılar anlaşılmaz bir hal almıştı.

İlk durağımız Kavala. Tarih kitaplarında çokça duyduğumuz bu şirin şehre tam göbeğinden giriş yaptık. Yolcu indireceğimiz için kısa bir tur da yapma şansımız oldu. İlk izlenimlerim kıyıya paralel dağların yamacına yerleşmiş bir yer olması nedeniyle bizim Karadeniz illerine çok benzediği yönünde idi.

Ama geniş balkonlu binaları, marinası, denize bakan korunmuş evleriyle bizim yıkımdan kurtulan modern, hayallerimdeki gibi bir yapıya sahipti.

Yola devam ettik. Yaklaşık 2 saat kadar sağlı sollu bol yeşillikli yollardan geçtikten sonra Selanik’e vardık. Dediğim gibi detaylı bir araştırma yapmadığım, ve de haritasız şehirlerin içerisinde kaybolmayı sevmemden dolayı, yürüye yürüye, sora sora Atatürk’ün evini elimle koymuş gibi buldum.

Ciddi anlamda kitaplarda gördüğüm bu yapıyı çıplak gözlerle karşımda görmek, dokunmak, fotoğraflamak çok ama çok heyecanlandırmıştı. İçeriye girip Zübeyde Hanım’ın odası, Ata’nın koştuğu koridorları görmek, eşyalarına izin olmasa :) da dokunmak ayrı bir heyecanlandırmıştı.



Kitaplardan gördüğüm kadarıyla hep şehrin dışında, ara sokaklarda bir yer olarak hayal etmiştim. Yer itibariyle trafiğin yoğun olduğu ana caddelerden birine bakan ara sokakta idi ev. Trafik bile bir ara sıkıştı ben ordayken. Yalnızlık kurbanı olarak tek başıma kendi kendimi becerebildiğim miktarda çekmeye çalıştım.

İlk ziyaret noktasından sonra hedef şehrin merkezine doğru hareket etmekti. Malum planım Selanik’te 3-4 saat kalıp geceki durağım Atina’ya ulaşmaktı.

Selanik’te yokuşların olduğu bir şehir. Her deniz kenarına yerleşmiş yokuşlu şehirde olduğu gibi, burada da sokaklardan aşağıya doğru indiğinizde denize ulaşmanız mümkündür diyerek vurdum ara sokaklara kendimi.

Sokaklara masalar atılmış, amcalar tavla oynuyor, kafelerde insanlar kahve içiyor, çaylarını yudumluyor. Muhabbetleri dinleme şansım olmadı. Malum cep telefonundan ayarlayıp yerel bir radyoda Yunan ezgileriyle yürümek beni daha çok cezp etmişti. Arada kalabalık yerlerde kulağımdaki kulaklığı çıkartıp, “sanifanis yorokos mikos faritos” benzeri seslerin çıktığı kalabalığı da dinlediğim gözlemlediğim oldu ama anlamak ne mümkün değil.

Selanik’in sahiline indiğimde 10 yıldır uğramadığım, yeni kordonu bittikten sonra görmediğim İzmir’in kafamdaki bildiğim haliyle karşı karşıya kaldım. Bir tarafta kafeler, restoranlar, mağazalar, diğer tarafta eşsiz Ege denizi. Binalar geniş balkonlarıyla bu manzaraya karşı dönmüş, gemilerin geçişlerini izliyor. Tek farkı Selanik kordonunun sonunda şehrin sembolü haline gelmiş, zamanında hem koruma amaçlı hem de cezaevi amaçlı kullanılan kalenin olması…

Kaleye çıkıp güzel şehir manzarasını izleyip, Ege havasını içime çektikten sonra, önceden olmasa da bir gurme olarak yemekleri test etme vakti gelmişti. Yine araştırmamanın verdiği cesaretle, müze görevlisine “ mama, mama” benzeri hareketler yapıp, İngilizce bildiğini sonradan öğrenerek, bana Selanik için tavsiyelerde bulunmasını rica ettim. Beni şehrin merkezinde her türlü yöresel yemeği bulabileceğim pazara yönlendirdi. Yürümeye devam..Çok da sıcak ama ne yapalım…

Pazarda yok yok. Balıktan zeytinyağlı dolmalara, incirden üzüme her şey mevcut. Lokantalar da var. Hemen gözüme en yöresel gelen “Tabepna”lardan (Sanırım Taverna diye anılıyor) birine çöktüm daha doğrusu yoğun iletişim, markaj yapan sorumluları tarafından çöktürüldüm. Bizim deyişimizle “ Buyrun buyurun efendim, buyurun” çığırtkanlığı yapan delikanlılar tarafından hazır olan masam birkaç kez gözüme sokulunca oturmamazlık etmedik.

Yemek listesinde bildiğimiz Hünkar Beğendi var, ama Honkiar Begiendin diye yazılıyor. Bildiğimiz bir yemek, bir de balık bulamayınca tavuk istedim. Limonuyla beraber geldi. Bolca sıktıktan sonra afiyetle yedim:) Af yok!

Kısa kısa sokak aralarını teftiş ettikten sonra Atina otogarına doğru yol alma vakti gelmişti. Malum altı saatlik yol olunca, akşama yetişmek için şimdiden otobüse yetişmem gerekiyordu. İlk belediye otobüsü ile otogarın yolunu tuttum. Şehir merkezine çok uzak değil. Otogar görüntü olarak da bizimkilerle aynı. Hatta bir an Eskişehir otogarına geldim zannettim. Her yanıyla

bizleri andırıyor desenize:) Tek fark otobüslerin durduğu alanın da üzeri kapalı… Kocaman kapalı alan, biraz gürültü oluyor ama ziyanı yok…

Ulaşım biraz pahalıca. Ankara- İstanbul arası yol misali düşündüğümüzde iki katı kadar para ödedim bu yolculuk için diyebilirim. Hele otobüslere bakıldığında, değer olarak 4 katı civarına geldi. 39 Euro, altı saatlik, kötü otobüslerle seyahat…Ama yola devam, ne yapalım?

Yol deniz kenarlarından, dağ aralarından geçiyor. Dışarıyı izlemek o kadar keyifli ki… Bir yerde mola verdik, yaklaşık yarım saat. Tuvaletler ücretsiz. Tuvaletler ah tuvaletler… Avrupa’da bu tuvaletlerden çektiklerimi yazsam ayrı bir kitap olur ya bu konulara burada girmeyeyim :)

Atina'dayım...

Atina otogarına geldiğimde saat 22:00 olmuştu. Burası da aynı Bursa otogarı. Yine üstü kapalısından. Şehir merkezine doğru yol aldık. Ne şöför ne de vatandaşlar İngilizce bilemeyince ben tek bildiğim kelime, o da gideceğim meydanın ismi olan Syntagma meydanı olunca sora sora Atina’nın merkezini bulduk.

Oradan da Plaka bölgesinde, ki şehrin cıvıl cıvıl olan merkezi burası, ayarladığım hosteli bulmaya çalıştım. Elimle koymuş gibi orayı da kolayca buldum…Öğrenci hosteli. Bana 8 kişilik odadan bir yatak ver dedim, kalmamış, ben de iki kişilik ranzalı odaya yerleştim. Çoğu kişinin aksine kalabalık odayı istemem ve seçmem ne garip değil mi? Bence değil. Birçok arkadaş, sıkı dost edindim bu zamana kadar hostellerden. Kafa yapıma uyan çok arkadaşım oldu. Bu sefer iki kişilik odaya kaldık ama ordan da bir Brezilyalı arkadaş çıkardım

Tüm Atina’yı Tiago ile gezdim. Neyse ki bundan sonraki fotolarda tek başına mücadelem ortadan kalkmış oldu.

Sabah kalkar kalmaz kukla gibi olan Yunan askerlerinin nöbet değişim törenlerine tanıklık ettik. Tam bir pazarlama ürünü. Askerler belli hareketlerle birbirlerini selamlıyorlar, yüzlerce turistin önünden geçit yapıyorlar ve silahlarıyla yaptıkları ilginç selamlama ile yerlerini alıyorlar. Yerlerine geçtikten sonra yüzlerce turist sıraya girip fotoğraf çektirme yarışına geçiyor. Ben o arada fırsatını bulamadım ama Tiago sağolsun, yandan da olsa güzel bir fotoğrafımı yakaladı.

Atina’da yollarda bolca simitçi var. Taksiler, taksi şöförlerinin tavırları, trafikteki araçların ve insanların genel hareketlerini gözlemlediğinizde bir Türk şehri ile ayrımını yapamazsınız.

Turistik alanlara doğru gelindiğinde de satışçıların turizm kentini içlerini sindirdiğini görebiliyorsunuz. Ne bağrışma, ne çağırma…İsteyen istediği gibi bakıyor ürünlere…İstanbul hakkında hep geri kalındığını söylediğim souvenir pazarı da burada çokca gelişmiş. Her tür tarihi eserin, ilginç Yunan sembollerinin maketini görebilirsiniz.

Benim için ilginç olan nazar boncukları idi. Boncukları görür görmez satıcı kadının yanına gelip bu konuda bir sohbete dalayım dedim ağzımın payını aldım. İstanbul’dan geldiğimi der demez, anlatsana bakalım şu nazar boncuğunun hikayesini dedi. Benim bildiğim tek hikaye: bu mavi gözlerin, Avrupalı gözlerini yansıttığı için bir koruyucu özellik olduğu idi. Ama o bir tanrılardan girdi, bir hikayeler anlattı ki bu hakikaten bir Yunan kültürü diye düşünmeden edemedim. Sonra gözlerim Hacivat ve karagöz minyatürlerine ilişti. Peki ya bunlar dedim?

- Hacivat Türk, Karagöz Yunan. Bu ikisi çok iyi iki

arkadaşmış dedi. Atina’da yaşarlarmış.

- Hadi ordan be dedim:) kibarca. Bu iki karakter

bizim Bursa’da Ulu Caminin yapmında çalışan

iki inşaat işçisi dedim. Hem Karagöz Türkçe bir

isim, nasıl o Yunan olur da Hacivat Türk olur

onu anlamadım.

Boncuk hikayesinden sonra sadece güldü Ben de “hepimiz kardeşiz” edasıyla o kadar çok ortak özelliğimiz var ki diyerek elimde önceden hazırladığım Yunancada kullanılan ortak kelimelerimizin olduğu bir kağıt çıkardım.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Yunanca

Omuz, bakkal, marangoz diye saymaya başladım. Naz kelimesini söylediğimde satıcı kadının kelimeyi anlatır bir şekilde cilveli haraket yapmasına diyecek yoktu. Vallaha dedim, cilveleri bile aynı bizim kızlarla :)

Benzer bir diyaloğu kemençe satan amca ile de yaşadım. Neyseki birkaç buzuki melodisiyle beni yatıştırmayı bildi . Sonuçta ucu bizim Karadenuza dokindi mu ben oluverurdum hirçun Karadenuz Erkeğu daaaa!

Birkaç alışverişten sonra ünlü Akropolis şehrinde aldık soluğu. İçeri giriş 12 Euro. Elinize 6 tane bilet veriyorlar. Bu altı biletle altı yere girebiliyorsunuz ama biz ufacık şehirde sadece 4 yeri bulabildik. Ne harita var ne de gösteren bir levha. Neyse ben tepe üstüne kurulan şehir anlamına gelen Akropolis ve orada ünlü tapınak Parthenondan bahsedeyim.

Şehrin en görkemli yerinde. Sanki düzlük arasında koca bir tepe fırlamış bu şehri kurmak ve bu tapınağı üzerine yerleştirmek için. Çok da iyi bakmışlar, hala daha restorasyon devam ediyor. Yine Tiago sağolsun tek başıma fotoğraf çektirmekten kurtulunca kendimin de olduğu bolca fotoğraf çektirdim orda. Malum bu fotolara kendini de koyma olayı tek biz Türklere aittir diye düşünürken Tiago’nun da bolca fotoğrafını ben çektim. Brezilya, Yunanistan bayağı ortak noktalarımız var:)

Akşam olmaya yaklaştıkça yine yerli halktan tavsiyeler alıp, Yunan ezgileri eşliğinde güzel bir yemek için Pire limanının yolunu tuttuk. Trenle yaklaşık 45 dakika sürüyor. Burası adalara ve İtalya’ya gemilerin kalktığı büyük bir liman. Etrafında dolandıktan sonra ada manzaralı birçok lokantanın olduğu bir yere doğru yola koyulduk.

Yine mavi beyaz masa örtüleri, küçük mavi sandalyeleri, enfes balıklarıyla yöresel izlenimi veren salaş bir restorana çöktük beraber. Önce ahtapot, ardından kalamar…Ada manzarası, ve güneşin batışı. Bir de bizdeki kemancılar gibi buzuki çalan amcalar masamızı donatınca deme keyfimize. Brezilyalı çok anlamasa da ben fena halde keyif aldım. Buzuki çalan amcayı da yüksek tecrübemle para vermeden uzaklaştırdım. Yan masalara çalsa da uzaktan buzukinin sesi bayağı bir “ücretsiz” geliyordu bize…

Gece olunca hostelimize geri döndük. Planım şöyle tabak çanak kırılan, sirtakilerin yapıldığı bir tavernayı ziyaret etmekti ama hostele döner dönmez durmak bilmeyen yürüyüşümüz sonucu yorgun düşen vücudumu yatağa koyduğumda bayılıvermişim. Sabah da malum ayrılmam gerektiği için uyandığımda çıkmadığıma bin pişman olmuştum. Neyse olayı çözdüğüm için bu hevesimi bir başka bahara belki daha kalabalık bir kafileyle geleceğim zamana erteledim.

Biraz da Egenin Türk incisi!

Sabah kalkar kalkmaz, İzmir’e, Ege yolculuğumun son incisine doğru yapacağım uçak yolculuğu için havaalanının yolunu tuttum. THY ve Pegasun’un uçakları var. Her seyahatte olduğu gibi burada da uygun fiyat olunca Pegasus’la bu 45 dakikalık Atina-İzmir yolculuğumu gerçekleştirdim.

Sonunda 10 yıl aradan sonra İzmir’deydim. Belediye otobüsü havaalanından şehre doğru gitmeye başlayınca açıkcası şehirdeki çarpık yapılaşma, beş benzemez yapılardan dolayı moralim bozuldu. Tamam, kordon, Karşıyaka tarafı genel anlamıyla güzel planlanmış yerler olsa da, Atina’daki beyaz ve tonlarıyla boyanmış tutarlı yapılaşma, trafik işaretleri,mavi panjurlar, geniş balkonlu binalar şehrin her tarafında hissedebileceğiniz bir kimlik. Bu bizim şehirlerimizde, belki de en az hissedilebilecek İzmir’inde bile çok fazla göz bozuyor, üzüyor. Yıllardır yurtdışında yaşamış da, sonrasında ülkesine dönmüş, bu bozuk yapılaşmayı fark etmiş biri gibi görmüş oldum ama göz bu, bariz hissediyor.

Konak tarafına daha yakın olmama rağmen önce Karşıyaka’yı görme ve oradan Konak tarafına geçmek adına bir plan yaptım. Facebookta İzmir’li dostlardan gelen talimatlar üzerine

Karşıyaka’ya desturla girdik:) Oradan da Konak meydanına geçtim. Saat kulesi yerli yerinde, Kemeraltı yerli yerinde ve kalabalık. Sokaklarda tavla oynayan amcalar suyun iki yakasındaki benzerliğin en önemli kanıtı.

Birkaç turdan sonra asıl önemli nokta Kordon tarafına yürüye yürüye yol alacaktım ki alt dönemden, ünlü İzmir’li mezunumuz Gencer imdadıma yetişti. Ankara’da 35 plakasıyla beni gezdiren Gencer’in asıl yeri olan İzmir’de 35 plaka ile gezdirmesi de ayrı bir hoş oldu benim için. Arabayı parkedip, yenilenmiş kordonda biraz turladık ama eskisiyle büyülenmiş ve kafasında hep o eski görüntü olan bendeniz bu yeni halini pek sevemedim. Selanik’teki gördüğüm ve benzettiğim o eski İzmir sahnesi hep yerinde kalsaydı keşke diyerek içimden geçirdim ama izlenim ve konuştuklarım doğrultusunda İzmirlilerin bu işten çokça memnun oldukları hissediliyordu. Hele eski taşların korunup, yeni yollara kullanıldığını görünce içim gitti vallaha…

Gencer ile kordonda sıra sıra dizilmiş lokantalardan birine çöktük. Hoş sobet, kalamar ve balıklarla beraber İzmir’de güneşi batırdık.

Artık bana da İstanbul’a, bu koca üç şehrin ağabeyleri sayılan İstanbul’a dönme vakti gelmişti.

Otobüs, tren, uçak yolculuğundan sonra Topçular – Eskihisar vapur yolcuğunu da yaparak deniz taşımacılığı ile yolcuğumu sonlandırdım.

Genel izlenimlerim ve bazı kelimeler dışında Ege şehirleri için ortak gördüğüm noktalar ise şöyle;

- Yemekler bol zeytinyağlı yapılıyor.

- Muhteşem Ege esintisinde insanlar kafelerde dinleniyor, yiyor, içiyor, eğleniyor.

- Her birinin güzel ve etkileyici ezgileri, müzikleri ,şarkıları var.

- İçmeye ve dans etmeye bayılıyorlar.

- Modayı önceden takip ediyorlar ve turizmden muazzam paralar kazanıyorlar.

- Ve en önemlisi kızları çok ama çok güzel…Çok şık giyiniyor, adamın aklını başından alıyorlar 

Ömür’den sevgiler…

Ömürden Sezgin

Www.omurdensezgin.com

Sunday, August 15, 2010

Sonunda GezerEM

GezerEM diyorum çünkü yıllardır endüstri mühendisleri olarak EM’le bitiregeldiğimiz kelimelerin memleketi Azerbaycan’a iş nedeniyle gitme durumum oldu. GiderEM olmuştum sonunda:)


Sabahın erken saatlerinde Azerbaycan’ın yolunu tuttuk. Amacımız Bakü ve Tiflis’e yayılmış müşterimizin pazarını incelemek, gözlemlerde bulunmak idi.

İşle ilgili konuları bir yana bırakıp ben genel anlamıyla Bakü’den Tiflis’e, Tiflis’ten de Tirebolu’ya uzanan yolculuğumun izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.
Öncelikle bu gezinin yıllardır kulaklarımıza çalınan, anlatılagelen, ünlenen Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının güzergahı olması açısından da ayrı bir önemliydi benim için. Ülkemizde bulunan Ceyhan’ı görmeden önce Bakü ve Tiflis’i derinlemesine görmek de ayrı bir ironik olay ya, kısmet böyleymiş:)

Önce Bakü’ye DüşerEM

Bakü havaalanına iner inmez, bize garip gelen Azeri Türkçesiyle hazırlanmış reklam panoları, uyarı yazıları karşıladı bizleri.

En tanınmış kart ile yahşi yol; yolculuğumuzun da bu şekilde yahşi geçmesi dileklerimizle havaalanından şehrin derinliklerine daldık.
Açıkçası gitmeden önceki Azerbaycan algısı, bizden çok ama çok geride olabilecek bir ülke idi. Şehrin içerisinde fazlaca gözlem yapıp, gezdikçe bu izlenimim yıkıldı. Hatta “ aşmışlar bizi” derecesine ulaştı.
Birçok yerde Türk markaları var. Özellikle, Romanya’da olduğu gibi inşaat malzemeleri üreten Türk markalarını birçok yerde görmek mümkün. Filli boya’dan, Kale seramiğe, Beko’dan, Vestel’e birçok Türk firması yerleşmiş durumda. Kalite algıları da çok yüksek.
Akşam vakitlerinde, liseden arkadaşım Altan’ın da yardımıyla şehrin Hazar denizi kenarındaki bulvarına doğru yol aldık. Şehrin arka sokaklarında ana caddelerine çıktıkça, çevrenin çehresi biraz daha şaşalı bir hal almaya, yoldaki arabaların tarzları daha da lüksleşmeye başladı. Geçen her beş arabadan biri jip. Benzin ucuz olunca, bu doğal gaz ve petrol zengini ülke vatandaşları daha da bir refah seviyesine ulaşmışlar. Bunu sokaklarda net bir şekilde hissediyorsunuz.
Gelmeden önce bendeki algı tamamen alt üst oldu diyebilirim. Vızır vızır geçen lüks arabalar, özel sarı tuğlalarla yapılmış yeni binalar, şaşalı bir şekilde ışıklandırılmış binalar, tamamen zenginleşmiş, gelişmiş Dubai havasında bir şehri andırıyordu. Zaten bir açıdan da İzmir’e benzetildiği için, orayla kardeş şehir bile olmuş Bakü.



Yollar tertemiz. Ara sokaklar alışveriş merkezine dönmüş. İstanbul’daki Akaretler’i bilirsiniz. Tüm ara sokaklar onun gibi. Yani İstanbul’u 10 sene sonra bu şekilde hayal ederdim diyebilirim.
Gecenin ilerleyen saatlerinde otele dönmek için taksiye bindik. Taksiler de Mercedes. Türkiye’de olduğu gibi, yurtdışında da taksiler izlenim edinmek açısından önemli bilgi merkezleridir. Taksiciyle anladığımız kadarıyla Azerice sohbet ettik. Körpeleri Alamanyanda yaşıyormuş:)


Azerbaycan’da, Arap ülkelerinde olduğu gibi yoğun anlamda Türk dizileri izleniyor. En popüler olan Kurtar vadisi olunca, beni de ordaki ünlü karakterlerden Güllü’ye benzettiler. Polat’a selamlarını iletmek üzere taksiden ayrıldık. Bu arda taksiler de beklediğimden çok ucuzlar. Yine benzinin etkisi diyebiliriz.
Azeri diline iki günlük zaman zarfında adapte olduk. Seviyorum ben bu dil olayını. Öğrenmesini, konuşmasını. Zaten işle alakalı olunca, kıymet (fiyat) , keyfiyet (kalite) , yahşi(güzel), vacip (önemli) , öz (kendi) gibi kelimeleri gün içerisinde çokça duyageldim.

Örnek bir cümle kurmak gerekirse;
Bizim üçün keyfiyyət, qiymət çox amma çox əhəmiyyətlidir. Bunun üçün mahsüllerimizi ən yaxşı şəkildə çıxarmağa çalışırıq.
Anlamayan olmamıştır sanırım. Yoksa Azerice derslerine başlayabilirim, çokça öğrendim :)

Bir de tuvaletlerde çektiğim bir fotoyu paylaşayım. Bunu da anlamayan olmayacağını düşünüyorum. Çok yahşi, çoook!


Azerbaycan ‘daki yemekleri es geçmeden Tiflis’i anlatmaya başlamak olmaz. Onlar da ayrı bir yahşi.

Yemekler bizimkilerle aynı, ancak tuz ve yağ oranları biraz daha yüksek. Resimlerde gördüğünüz tavukları, patlıcan ve patatesleri dört kişilik ekip olarak yemek de zorlandık diyebilirim. Sonrasında gelen çay, hele de çayı reçel ile içmek ayrı bir keyifli idi. Küp şeker yok, reçel olmadı mı çayları kıtlama içiyorsunuz.


Yemeğimizi de yedikten sonra Tiflis yolculuğuna başlamak adına havaalanın yolunu tutuyoruz. İş arkadaşıma ne kadar da demiş olsam da tren yolculuğunu kabul ettiremeyince böyle oldu. Oysa trenle ne kadar da güzel gözlem yapardık. Bir daha ki sefere.
Havaalanı girişindeki kontroller aynen bizdeki gibi. Buraya kadar tamam ama, check-in’ e gitmeden bir kontrol, boarding’e gitmeden bir kontrol daha. İçimizden “ ya kardeş, gerek var mı bu kadar kontrole “ desek de olmuyor. Ayakkabıları bile çıkarıp, özel bir güvenlik cihazına eller havada giriyoruz.
Kemer, cep telefonu, bozuk paralar elde kontrolden geçerken, polis usulca yanaşıyor.
-Paran var mı?
-Var
- Tamam, geçebilirsin.
Diyor. Bu aşamada nedenini sorsam da net öğrenebiliyorum, anladıysam da arap olayım
Tiflis’e yolculuk yaklaşık 1 saat sürüyor. Kısa mesafe olunca uçağımızda buna uygun kısalıkta. Hem boyu hem de yüksekliği kısa. Bir de pırpırlı olunca, ben arkadaşa dönüp, “ ya trenle gidecektik olum” diyorum. Gözünden onun da “ keşke” der gibi bir hali oluyor ama bozuntuya vermiyor. Bir adım atarak küçük uçağımızdaki yerimizi alıyoruz.





Tiflis’te bir gün

Tiflis’e gece yarısı ulaşıyoruz. Yol üzerlerinde sıra sıra reklam panoları karşılıyor bizleri. Oteli bulmada biraz zorlansak da hemen dışarıya atıyoruz kendimizi. Bakü’ye göre daha tarihi ve bu yapısından ötürü daha sanatsal bir şehir Tiflis.
Ara sokaklarını tecrübem doğrultusunda koklaya koklaya inceliyor, en cancanlı yerlerinde turluyoruz. Tarihi binalar arasında kafeler, barlar, restoranlar var. Burası kısmen İstiklal caddesindeki Asmalı Mesciti andırıyor, ama o kadar kalabalık yok. En azından gürültü, patırtı yok. Adamlar oturmuş muhabbet ediyorlar.


Burada dil nedeniyle insanlarla anlaşmak zor. Hatta, ilginç alfabelerinden ki bizde makarna alfabesi deniyormuş, yazıları bile anlamak imkansız. Arada Azeri birkaç kişiye rastlayıp genel bir bilgi ediniyoruz bu yeni ülke ve başkentten.
Başta da dediğim gibi yollar hep reklam panolarıyla dolu. Yol üzerine koydukları sıra sıra tabelalarda reklam yapıyorlar. Sürücünün dikkatini dağıtması nedeniyle İspanya’da yasaklanan yol reklamlarına nazaran, burada yolda kafanız sürekli reklamlara takılıyor. Kaza olana kadar devam sanırım
Resimlerden anlayan olursa, bana da anlatsın lütfen…


Tiflis’teki yemekler çok farklı. Türkiye’den döner, kebap gitmiş ama onlara özgü mantıya yumuluyorum ben. Lezzeti, duruşu şahane. İçi bol sulu. Elle yeniyor. Başta sularını döke döke biraz acemilik yaşadıktan sonra alışıyorum. Haldır haldır yiyorum leziz mantıları. Üzerine biraz acı ve bol karabiber dökünce de parmakları kaybedicem diye korkuyorum…



Mantılar bizimkilere göre daha büyük. Çindekilerden de büyük. Doğuya doğru gittikçe, mantılar büyüyor, insanlar küçülüyor benzeri bir espri yapılıyor.
Bir de içecekleri var ki, demelerine göre dünyaya nam salmış. Armutlu, limonlu, bizim sodanın yanında biraz daha şekerli ama ben çok beğendim.


Yemeği de yedikten sonra asıl maceralı yolculuğuma başlamak adına Tiflis otogarının yolunu tutuyorum. Planım kısa da olsa iki günlüğüne bizim oralara, Karadeniz’e kaçmak.

Önce Batum, sonra Sarp

Öncesinde internet ve eş-dosttan aldığım bilgiler doğrultusunda Tiflis’ten Batum’a ulaşımda kesinlikle bir sorun olmayacağına dair bilgi alıyorum. “ Her an bulursun, merak etme” tavsiyeleriyle otogarda soruşturmaya başlıyorum.
Ona sor,buna sor derken, Rizeli bir dayının Türkçe haykırışlarına tanık oluyorum.
- Ya 25 dakikadır buradayım.Ne zaman gelecek bu minibüs?
- Abi gelecek, gelecek. Sen merak etme.

Diyor ayakta bile zor duran otogar yetkilisi Gürcüce. Çokça sarhoş. Sonrasında ben dayıya doğru sokulup, Azeri kırması Türkçeme biraz Karadeniz şivesi katarak soruyorum.
- Haçen sorun nicedir?
- Yaw kardeşim 25 dakikadır gelecek, gelcek diye söylüyor. Benim acelem var, hadi beklemeyelim. Basıp dolmuşların kalktığı yere gidelim
Diyor. Yakında bir başka garajın olduğunu, ordan daha kolay araç bulabileceğimizi söylüyor. Karadenizli asi dayıyı biraz sakinleştirip, biraz daha beklemek konusunda ikna ediyorum, etmesine ama bir 25 dakikada beraber bekliyoruz.
O arada, yanımda bulunan Azeri arkadaşa, Azeri şivesiyle taksilerin yerini soruyor dayı.
- Yaw, dayı sen nerelisun? Diyorum.
- Ben Rizeliyim, Rizeli uşağım. Riiii zeeee liii
Belli ki sinirlenmiş, patlamak üzere. Fırçayı bana kayıyor. Ben ne bilim, bir gürcüce bir Azerice konuşunca dayının nereli olduğuna dair anlamadığım bir boşluğa düşünce sormuş bulunuyorum en hassas soruyu.

Hadi gidelim, hadi gidelim diye tutturunca biz biraz köhne kalmış otobüs garından dolmuş garına doğru yola çıkıyoruz taksici ile güzelce pazarlık yaptıktan sonra.
Sohbet koyulaşıyor. Dayı Tır şoförüymüş. Sürekli Tiflis’e gidip geliyormuş, burada evi bile varmış. Zaten o asabiyetle evden öyle bir hızlı çıkmış ki ayağına bir ayakkabı bile giymeyi unutmuş. Mavi terlikleriyle takılıyor mekanda.
Onbeş dakikalık şehiriçi gezisinden sonra dolmuş duraklarına ulaşıyoruz. Dolmuşlar da durak kadar köhne. Taksici bize Batum yolculuğunu da ayarlamış meğerse. Ben konuşmalardan dayının arada kaçırdığı Türkçe kelimeleri anlamakla yetinince, genel anlamıyla Fransız gibi dinliyorum muhabbetleri.


- Hadi uşağum atla da cidelum diyor.


Gösterdiği kocaman, üstü bavullarla, içi insanla tıka basa dolu bir dolmuş. Yol altı saat. Şahane bir macera diyerek atlıyorum dolmuşa. Bana en arka sırada oturmam gerektiğine dair talimat geliyor. Dayı da yanıma geliyor. İyi ki sen de varsın, muhabbet ederiz diyerek sırıtıyor. Arka tarafta o kadar sıkışıyoruz ki, çantaları da yukarıya koyamayınca iyice pastırma oluyoruz dolmuşun arkasında.
Arka tarafta güle oynaya yolculuğa başlıyoruz. Dolmuşların özelliği çok süratli gitmeleriymiş. Ciddi anlamda uçaktan farkı yok. Tek gidiş, tek geliş yolda salto atarak ilerliyoruz. O arada Rizeli dayıyla bizim muhabbet giderek koyulaşıyor. Bana beklide de binlerce kere anlattığı Tır Şöförü maceralarını anlatıyor. Gülmekten ölüyoruz gürcülerle dolu dolmuşta iki Karadenuz uşağu olarak

Bir ara öyle bir salto atıyoruz ki, araba neredeyse devrilecek. Benim arka tarafta sıkışmış vücuduma rağmen kafam tavana çarpacak şekilde zıplıyor, yüreğim hopluyor. Dayı sakin. Bir şey olmaz bunlar usta diyor aldırmıyor. O andan itibaren ben kellemi koltuğuma alıp, yolu dört gözle izleyerek yola devam ediyorum. Arada verilen molada bolca nefes alıp, yeni macera için gereken enerjiyi topluyorum.

Molada yine doyamadığım armut sularından bir tane içiyor, rezil rüsva vaziyetteki tuvaletlere mecburi bir ziyaret yapıyorum. Dayı da bana birkaç meyve almış, onları da yiyip yola devam ediyoruz. Daha 3 saatimiz var.


Yollar yemyeşil. Ama her tarafın ormanlık ve dikili bahçelerin olmaması dikkatimi çekiyor. Biz de olsa bu araziler fındık ağaçlarıyla, bağ bahçelerle dolar.
Batum’a Gürcistan saati ile 00:00 gibi varıyoruz. Batum sokakları hınca hınç dolu. Dolmuşumuz orda dura kalka haraket ediyor. Sağlı sollu eğlence mekanları, restoranlar, diskolar. İnsanlar mayolarla, havlularla geziyor. İşte diyorum, Karadenizde denize girilir mi sorusuna Tirebolu’dan sonra en mükemmel cevabı veren yerleşim yeri. Rusların tatil mekanı Batum turizmden ciddi anlamda para kazanıyor. Bizim oralar da otobanla sahillerini paramparça ediyor. Bu uzun konu, sonra detaylı anlatacağım.

Burdan da Sarp’a gitmemiz lazım malum. Taksiye binmemiz gerekiyor diyor dayı. O taksiyle pazarlık, öbürüyle pazarlık, ona fırça buna fırça derken, koca bir minibüs ile anlaşıp Sarp sınırına geliyoruz. Bu ana kadar harcadığım para 22 Lari, yaklaşık 12 dolar civarında.

Sarp sınırında Hopa’ya geçeriz, ordan da sen Tirebolu’ya rahat otobüs bulursun diyen dayı, birden ağız değiştirip, gel senle Hopa’ya gidelim, orda bir gece kalırsın, sabah da ilk otobüs ile Tirebolu’ya geçersin diyor.

Uuuuy… Nasıl yani dayucuğum? Diyerek irkiliyorum. Otobüs bulamam mı bu saatte?
Yok diyor dayı. “Ben cidiyorum, sen otobüs bekle burada” diyor ve ayrılıyor. Bu zamana kadar ki yol arkadaşımdan ayrılmak ayrı, Sarp sınır kapısında bizim oralara gecenin 00:00’ında (ki TR saati bir saat geri) otobüs bulmak ayrı koyuyor.
Gelip, geçen tırlara, özel araçlara nereye? Beni de alır mısınız demekle 2 saati yiyorum. Son anda dayanamayıp rica ettiğim polis;
- İsmayiiiiil diye sınır kapısındaki araçlara doğru bağırıyor.
İsmail, 25 kişilik dolmuşta 35 tane Gürcü işçiyi taşıyan Rize Pazar’lı bir genç şoför.

Polise olmaz diyemiyor, bana da “ bak abiciğum senunle 36 olduk, ayakta cideceksun ona cöre” diyor. Başka çaresi olmayan bendenuz atlayıveriyorum dolmuşa.
Yine sırtçantaları elimde, ayakta giden diğer 10 kişi koridorlara yayılınca ben kendimi Pazarlı şoförün direksiyonun dibinde buluyorum.

Bu sefer 34 gürcü , bir Rizeli ve bendeniz yola devam ediyoruz. Türkiye’ye girer girmez hemen otobanlar başlıyor. Hep anlatıyorum, sahillere yazık olmuş. Bir taraf yemyeşil dağlar,bir taraf uçsuz bucaksız Karadeniz. Yol keyifli ama deniz kültürünü bitirmişler. Çay yerine deniz turizmi de burada bir kaynak olsa ne de güzel olurdu hayıflanmasıyla yola devam ediyoruz.

İçerdekiler ayakta uyuyorlar, bendeniz gibi. Susuyorlar tabi. Duruyoruz bir çeşme başında. Onbeş dakika diye tahmin ettiğim mola, otoban yanındaki karanlık çeşme başında, Gürcüler arasında çıkan tartışma sonrası bir saat kadar sürüyor. Araya girip ayırayım diyorum da ben o andaki kendi halime acıyarak bakıyorum. Ula benum burada ne işum vardur daa!

Devam. Gece 3:30. Rizeli şoför direksiyona yapışmış, gözlerini faltaşı gibi açar vaziyette aracı sürmeye çalışıyor. Otobüstekiler uykuda. O arada bana demez mi;
- Ula uşağum beni konuştur, yoksa ben daha süremeyeceğum aracı. Çok yorulduma…
- Peku uşağum
Deyip koyu bir muhabbete dalıyoruz. Havadan, sudan, işten, paradan konuşuyoruz.
- Ne kadar kazaniyosun hele bu işten?
- Vallaha abicum 10 bin TL net kazanayrum da.
- Uyyyyy, sen ne diyosun ula, hele sen uyu da ben süreyum şu aracu diyorum. 
Ordu’dan kürt işçileri almayınca, Gürcü işçiler fındık için haldır haldır geliyorlarmış. Kışın da 3 bin TL kazanıyormuş. Bereket versin!

Koyu sohbet ilerliyor, ama bizimkinin gözleri düştü düşecek. Ha gayret diye gaza getiriyorum, çünkü bizim eve 20 dakika kalmış. Dursa, tüm kafile inecek ve mola git gide uzayacak endişesi ile, ha gayret ha gayret diye bastırıyorum.


- Uşağum ben dayamayrum daaa
Diyor ve o anda kayar gibi olunca.
- Dur ula dur diye atlıyorum.
Duruş o duruş. Tirebolu’ya 15 dakika kala tekrar mola veriyoruz. Bizimki perişan bir halde kafayı direksiyona yapıştırıyor


Neyse, bu sefer 30 dakikada kurtuluyoruz mola sıkıntısından.
15 dakika sonra memleket sınırlarına giriyoruz. Ben de zaten uyku yok. Sabahın erken saatlerinde memleket havasını içime çekinde, manzarasını görünce ayrı bir kan geliyor beynime, ayaklarıma…Ne de güzel, inci gibi duruyor kalesi denizin ortasında. Özlemişum uşağım diyorum şoför ve zengin dostuma 

Biraz da Tirebolu

Tirebolu çıkışındaki fındık bahçemizin tam önünde bırakıyor. 20 TL versen yeter diyerek ayrılıyorum bu güzel Rizeli dostumdan. Hemen eve çıkmak yok, yerli yerinde, zaten bizimkiler de uyuyordur.
Terden, yorgunluktan ölen vücudumu enerji almak adına atıyorum Tirebolu’nun sakin, süt liman sularına. Şu sıcaklarda bu yazıyı yazarken bile o serinliği hissetmek bile bana enerji veriyor.
Tuzu az, göl gibi. Bir bardak olsa içicem nerde ise. Manzara müthiş, koyveriyorum kendimi sulara…

Sonunda varıyorum eve ama ne varma!
İki günlük izin ve haftasonu ile şahane, doya doya bir tatil geçiriyorum memleketimde. Pidesini, balığını, taze fındığını ve 42 numaraları çayını da içerek lezzetime lezzet katıyorum.
Yine Karadenizde denize mi girilir algısını yıkmak adına birkaç kare paylaşarak bu uzunca uzun yazdığım maceramı bitireyim. İyi seyirler…
Daha nice nice Karadeniz seyahatlerine çıkmak, sizleri de oralarda ağırlamak dileklerimle…




Ömür’den sevgiler….

Ömürden Sezgin
Karadenuz’un hirçin delikanlusu
www.omurdensezgin.com